Kavunlu Lolipop


Üç saattir üstüne eğildiğim masadan zar zor ayırdım bedenimi. Bütün kemiklerim ağrıyordu, her yerim tutulmuştu. Sırtımı geriye yaslayıp vücudumu gevşetmeye çalıştım. Kocaman cüssesiyle tezat oluşturan minicik yazılılarla dolu kalın tıp kitapları yüzünden gözlerim fena ağrımıştı. Camgöbeği çerçeveli gözlüğümü çıkarıp gözlerimi ovuşturdum. Ciddi anlamda dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Sınav dönemi de yeni bitmişti gerçi ama gevşeklik yapamazdım. Ne kadar çalışırsam çalışayım asla yeterli değildi. O kadar çok insanla yarışıyordum ki. En ufak bir hata beni tahmin edemeyeceğim kadar geri çekebilirdi. Üstelik böyle yaşamaya alışmıştım. Orta parmağımın yan tarafında kalem tutmaktan oluşan devasa nasıra, burnumda yer edinen gözlük izine, başımdaki hiç geçmeyen ağrıya, üç beş saat aralıksız çalışmaktan tutulan vücuduma. Hepsine alışıktım. Okuduğum üniversiteyi kazanmak için varımı yoğumu ortaya koymuştum. Oldukça zor, kâbus gibi bir süreçten geçmiştim. Değmiş miydi? Evet. Çocukluğumdan beri dilimden düşürmediğim cerrahlığa giden yolda yürümek için ülkenin en iyi tıp fakültesini kazanmıştım. Bunun anlamı daha çok ter, emek ve gözyaşıydı. Her şeyin bir bedelinin olduğunu biliyordum.

Dersler her zaman hayatım olmuştu. Bayılmıyordum ama başka bir şey yapmayı da hiç düşünmemiştim. Kızıyla arkadaş çevresine hava atmayı seven bir annem vardı ve babam da en önemli şeyin akademik başarı olduğunu düşünüyordu. Sağ yanağımda dudağımın hemen gerisindeki gamzenin varlığından habersiz olduğum zamanlardı. Çoğunlukla huysuz ve hırçındım. İnsanlara pek yaklaşmaz, yanıma da yaklaştırmazdım.

Her insanın etrafında duvarlar vardır. Bazı insanların duvarları daha ince bazılarınınki daha kalın olabilir. Benim duvarlarım fazla kalındı. Öyle ki onlar mı benim duvarlarımdı, ben mi duvarların beniydim belli değildi. Mutsuzdum ve bu, ben de dâhil olmak üzere kimsenin umurunda değildi. Aslında kimse farkında değildi, ben de dâhil olmak üzere.

Çıkardığım gözlüğü geri taktım. Onlarsız iki metre ötemi bile net göremezdim. Karşımdaki camdan dışarıya baktım. Güneşli bir kış öğleden sonrasıydı. Kış mevsimini oldum olası sevmezdim. Soğuk korkutucuydu. Vaktini bizden kıskanan güneş ise sinir bozucu. Gölgede kalmış gibi karanlık günlerden oluşan kış ayları yılın en can sıkıcı zamanlarıydı. Ben yaz insanıydım. Sıcağı, aydınlığı ve güneşin cömertliğini severdim. Bu günü güzel yapan şey bulutlardan arınan gökyüzü ve onca zaman sonra ışıldayan güneşti. Tabi bir de günlerden cumartesi olması.

Eriyip çatılardan damlayan karlara kısaca göz gezdirdiğim sırada acıktığımı fark ettim. Zaten uzun uzun oturup dışarıyı izlemek pek benlik değildi. Odamdan çıkıp merdivenleri inerken evde yalnız olmadığımı hatırladım. Annemle babam evde değildi ama annemin en sevdiği yeğeni burada olmalıydı. Sıkıldıkça gelir, bazen arkadaşlarıyla bazen yalnız buralarda takılırdı. Annemi çok severdi. Tabi annem de onu. Bana kalırsa annem erkek evlat özlemini onunla gideriyordu. Ben küçükken bir de oğlan çocuğu olmasını ne kadar arzuladığı hâlâ hatırımda. Her ne sebeple olursa olsun sıradan bir teyze yeğenden daha bağlıydılar birbirlerine. Ayda en az iki kez elinde çiçeklerle annemi görmeye gelirdi. İşte bugün de mutfak masasının üzerindeki vazonun içindeki karanfiller annemi bekliyordu.
Annemin evde olmamasını da fırsat bilerek evde ne kadar kek varsa önüme yığdım. Her ne kadar belirli kurallar içinde düzenli bir hayat yaşasam da yemek düzenim annemin elindeydi. Çünkü tatlılara, özellikle de keklere karşı aşırı zaafım vardı ve annem zorlamadığı sürece yemek yeme ihtiyacı duymazdım.

Jöleli kekleri teker teker mideme indirirken oturma odasından gelen gürültüleri dinledim. Kuzenim tek başınayken pek şamata yapmazdı. Çoğunlukla sessiz sakin ama gözde olmayı başaran bir tipti. Ailede herkes, özellikle de bizden sonra gelen ufaklıklar onu çok severdi. Aslında küçükken biz de gayet iyi anlaşırdık. Hatta benden birkaç yaş küçük olmasına rağmen bana bisiklet sürmeyi öğretmişti. Beklenildiği üzere bu tür şeylerde pek de parlak değildim. Hâlâ da değilim. Sonraları, büyüdükçe diyaloğumuz azaldı. O da herkes gibi beni sıkıcı bulmuş olmalı. Öyle bir şey söylemedi ama gerek de yoktu. Alışıktım. Şimdi pek yakın sayılmayız. Bana karşı hâlâ çok kibar da olsa konuşmalarımız günaydından öteye geçmiyor.

Yediklerimin ambalajlarını çöpe attıktan sonra mutfaktan çıkmak için arkamı döndüğümde başka birisinin varlığıyla irkildim. Karşımda, üç metre kadar uzağımda, benden bir kafa kadar kısa boyuyla bir oğlan çocuğu dikilmiş, gözlerini de bana dikmişti. Saçları bir başkasının basitçe sarı diyebileceği ama bana göre kesinlikle kavuniçi diye adlandırılması gereken bir renge boyanmıştı ve ağzında bir lolipop vardı. Teni, tuvalet kâğıdının bile yanında sarı kalacağı kadar beyazdı. Gözleri oldukça çekik ama daha çok, küçüktü. Yüzüne baktığınızda gözlerinden çok gözaltları dikkat çekiyordu. Ama şu durumda benim dikkatimi çekebilecek tek şey eğlenen yüz ifadesiydi. Şaşkınlığımı belli etmemeye ve yüzümü olabildiğince sert tutmaya çalışıyordum. Devamında, kafasını yavaşça yana eğdi ve ağzındaki lolipopu çıkarıp suratıma doğrulttu.

“İstemez misin?”

*

Dondurucu bir sabahtı. Arabaların camları buz tutmuş, bembeyaz olmuştu. Çıplak ağaçların dalları bile kristalleşmişti. Gökyüzünün tamamı gri bulutlarla kaplıydı ve hava tam anlamıyla aydınlanmış sayılmazdı. Bu iç karartıcı sabahta otobüse yetişebilmek için koşar adım ilerliyordum. Gerçi hiçbir yere yetişecek olmasam da böyle yürürdüm. Hızlı hızlı, telaşlı, bir şeylere geç kalacakmış gibi. Yer yer donmuş su birikintileri kalın kışlık botlarımın altında ezildikçe inliyordu. Az sonra arkamdan gelen adımlar, aynı buz tabakalarının çığlık atmasına sebep oldu. Koşuyordu. Bir iki saniyeliğine arkama bakmış bulundum. Elleriyle dizlerini kavramış derin derin soluklanan oğlan çocuğunu görünce adımlarımı hızlandırdım. Otobüs durağına vardığımda oğlanın koşmaktan vazgeçtiğini, yavaş ve sakin adımlarla durağa geldiğini gördüm. Duyabileceğim yakınlığa gelince kendi kendine söylenmeye başladı.

“Ne diye o kadar hızlı yürüyorsa. Otobüsün hep geç geldiğini bilmiyor sanki. Akciğerlerim can çekişti resmen.”

Söyledikten hemen sonra istifini hiç bozmadan gelen giden arabaları izleme başladı. Küçük burnu kıpkırmızı olmuştu ve göz altları bir önceki görüşümden daha da belirgindi. Siyah bir bere kavuniçi saçlarını örtmüştü. Bereden kurtulan birkaç tutam, rüzgârda hafifçe kıpraşıyordu. Geçen sefer fark etmesem de kulağında birkaç küpe gözüme çarptı. Üzerinde basit haki bir kapüşonlu vardı. Ben ise dört, bilemedin beş kat giysiyle anca duruyordum. Ki içlerinden birisi kocaman bir şişme monttu. Bu şekilde donmuş olabileceğini düşündüm. Zaten bu açıdan bakınca buzdan bir heykele benziyordu.

Yaklaşık bir hafta önceki o gün mutfakta suratındaki muzip ifadeyle bana doğrulttuğu lolipop iki üç dakika havada beklemişti. Ben bu son derece saçma olayı anlamlandırmaya çalışırken o, lolipopu yüzüme tutmaya devam etmişti. Bitmek tükenmek bilmeyen birkaç dakikanın sonunda kuzenim gelmiş ve özür dilediğiyle ilgili bir şeyler geveledikten sonra arkadaşını ensesinden tutup götürmüştü. Yapacak bir dolu işim olduğu için vakit kaybetmeden odama çıkmıştım.

Otobüs geldiğinde birçok boş yer olmasına rağmen orta yaşlı bir kadının yanına oturarak onu atlattığımı düşündüm. Hemen karşımdaki bize dönük koltukları hesaba katmayı unutmuştum. O da olanca rahatlığıyla gelip çaprazımdaki cam kenarına oturdu. Okul çantası olduğunu tahmin ettiğim neredeyse boş çantayı ayağının dibine bırakıp koltuğa yerleştiğinde iyice küçüldü. Yolculuk esnasında benimle konuşacağını düşündüm ama yalnızca camdan dışarıyı izledi. Ara ara dalıyor, kafası cama çarptıkça uyanıyordu. Bu haliyle gerçekten çok küçük görünüyordu. Zaten yaşıtlarına göre oldukça ufaktı. Hem boyu kısaydı, hem sıskaydı. Otobüs köşeyi her döndüğünde vücudu sağa sola savruluyordu. Neden sonra yerinden sıçrayarak kalktı. Çıkış kapısına doğru ilerlerken söylendiğini duydum.

“Lanet. Durağı kaçırdım.”

İki durak sonra inerken elimi cebime attığımda bir adet kavunlu lolipopla karşılaşmayı beklemiyordum. Tabi derslerim bittiğinde kampüsün dışında bekleyen haki kapüşonlu bir oğlan da.
Kampüs bahçesinden çıkıp kaldırımda yürümeye başladığımda hemen yanımda benimle yürüyordu. Kafasını hafifçe bana kaldırıp ağzının içinden sordu:

“Nasıldı?”
İlk başta günümün nasıl geçtiğini sorduğunu düşündüysem de emin olamadım.
“Ne?”
Hafif bir hayretle yüzüme baktı.
“Yemedin mi?”
Cebimde bulduğum şekeri kastettiğini anlayınca yanıtladım:
“Hayır.”
“Neden?”
Belki de yanılıyordum ama sesinde hayal kırıklığı sezmiştim.
“Fırsatım olmadı.”

Basit bir bahaneyle geçiştirdikten sonra otobüs durağına kadar birlikte yürüdük. Otobüse bindikten sonra eve gidene kadar birçok şey düşündüm. Neden kavunlu lolipop mesela? Ya da ben otobüse bindikten sonra neden geldiğimiz yöne doğru deli gibi koşmaya başlamıştı? Çoğunluğu içinde “neden” barındıran sorular hakkında düşündüm durdum. Ama bu çok da uzun sürmedi. Eve gidince sıraya koyduğum onca dersin beni beklediğini fark ettim. Yine çok işim vardı.

Ondan sonraki günler de onu düşünmek için sebeplerim oldu. Bazı günler ders çıkışlarında beni almaya geldi. Ya da sabahları benim bindiğim otobüse bindi. Nasıl olduğunu bilmesem de bana fark ettirmeden kavunlu lolipoplar koydu ceplerime. Bir şeyler anlattı durdu bana. Yürüdük işte birlikte. Aynı yolları gidip geldik. Dışarıdan bakan birinin ayrı ayrı yürüyen iki insan sanacağı şekilde yürüdük. Bazı günler çok yorgun oluyordu. Adım atmaya takati yokmuş gibi sarsak sarsak yürüyordu. Öyle zamanlarda yürüyüş hızımı elimden geldiğince düşürüyordum. Bazense ben ona yetişebilmek için hızlanmak zorunda kalıyordum. Dehşet kaykay kullanıyordu çünkü.

Çoğunlukla o konuşuyor, ben dinliyordum. İyi bir konuşmacı sayılırdı. Cümleleri son derece düzgün ve anlamlıydı ama kelimeler ağzının içinden yuvarlanır gibi çıkıyordu. Başlarda bana anlattığı şeyleri dinlerken homurdanıyor ya da söyleniyor sanıyordum. Yine de onu dinlemek, beyninin içinde neler döndüğünü dillendirmesi hoşuma gidiyordu, merak ediyordum çünkü. Ben biraz daha az konuşuyordum. Hem anlatacak pek bir şeyim olmadığından, hem de kelimelerle aram çok iyi olmadığından.

Kocaman şişme montuma rağmen titrediğim günlerden biriydi. Ona üşüyüp üşümediğini sordum. Ona ilk kez bir şey soruşumdu. Kısa bir duraksamadan sonra cevapladı.

“Pek üşümüyorum çoğu zaman. Üşüsem de sorun değil. Soğuğu seviyorum.”

Konuşması buraya kadar normaldi, herkes benim kadar soğuğa duyarlı olmayabilirdi. Ama devamı beni çok düşündürdü.

“Hatta nasıl öleceğimizi seçebilseydik donarak ölmeyi seçerdim.”

Bir insan neden nasıl öleceğini düşünürdü ki? Ölümden bahsettiği ilk seferdi. Çok tuhaf gelmişti. Hayatım boyunca ölüm hakkında bir kez olsun düşünmemiştim. Onunla tanıştıktan sonra düşünür oldum. Bu, elimde olan bir şey değildi. Sık sık ölümden bahsediyordu. Ölüm şekli, ölüm zamanı, ölüme yakınlık, ölüme uzaklık, ölümden önce, ölümden sonra… Hatta bir gün, bana söylemediği ölümcül bir hastalığı olduğu yönünde korkunç bir fikre kapıldım. Yüreğim ağzımda gidip sorduğumda berbat bir kahkaha patlattı. Gülüşü çok sevimsizdi, kahkahalarıysa tam bir felaket. Ne zaman dudakları yanaklarına tırmanıp diş etleri gözükse karnımda bir şeylerin ezildiğini hissederdim. O sorum üzerine, gece yatağıma yattıktan sonra bile kulaklarımdan silinmeyecek o kahkahayı attıktan sonra, onu elimden geldiğince inandırıcı bir şekilde azarladım. Çünkü ölümcül bir hastalığı olmadığını öğrenmek ağzıma gelen yüreğimi olması gereken yere göndermişti.

Birlikte yürüdüğümüz zamanlarda onun hakkında birçok şey öğrenmiştim. Dersleri rezil durumdaydı ve zerre kadar umrunda değildi. Kaykayı vücudunun bir parçası gibi iyi kullanıyordu. Küçüklüğünden beri basketbol oynamak istiyordu ama istemekten öteye geçmemişti. Saçlarını ilk, bir iddia sonucu pembeye boyatmıştı. Pembeden nefret ediyordu oysa. Haftada dört gün yarı zamanlı işe gidiyordu. Küçük bir müzik stüdyosunda çalışıyordu. Tam olarak ne yapıyordu bilmiyordum ama muhtemelen ayak işlerinden fazlası değildi. Yine de kendi müziğini yapmaya çalışıyordu. Bana hiç göstermemişti ama birkaç rap parçası vardı. Bahsini açmasa da onlara epey değer veriyordu. Hava karardıktan sonra pek işlek olmayan bir kaldırımın kenarına oturup dinlenmek gibi bir hobisi vardı. Beni de bunun için sürekli ikna etmeye çalışıyordu. Bana göre her yönden sefilce bir etkinlikti. Tamamen vakit israfıydı. Ona harcadığım sürede yapmam gereken birçok iş ertelenmiş olacaktı. Ayrıca kaldırımlar hiç ama hiç hijyenik değildi. Kısacası karanlıkta zekâ özürlü gibi soğuk ve pis taşlarda oturmam için sağlam sebepler lazımdı. Bu yüzden çok ısrar ettiği birkaç sefer hariç kabul etmemiştim.

*

İğrenç bir hafta geçirmiştim ve önümdeki hafta da öyle olacaktı. Görünürde hiçbir şey yoksa da ben her şey üstüme geliyormuş gibi hissediyordum. Final haftasındaydım. Daha doğrusu bir haftası bitmiş, bir haftası kalmıştı. Gözlerim ve başım haddinden fazla ağrıyordu. Dinç kalıp ders çalışmak için içtiğim kahveler uyku düzenimi mahvetmişti. Uykumu alamıyor, uyuyamıyordum. Kalem tutmaktan parmaklarım çarpılmış gibi hissediyordum. Her sınavda kalemi elime alınca ellerim titremeye başlıyordu ve ben bir de ellerim titrediği için cerrah olamazsam diye endişeleniyordum. Tüm sınavlara özenli makyajlarıyla girip, soruları son derece profesyonelce cevapladıktan sonra başları dik bir şekilde sınıftan çıkıp giden güzel kızları gördükçe psikolojim bozuluyordu. Ben ise resmen sürünüyordum. Aşırı yorgundum. Her tarafım, kemiklerim bile ağrıyordu. Her an ağlamaya meyilliydim. Üstelik onu iki haftadır hiç görmemiştim.

Okulun duvarına yaslanmış onu beklerken yeni aldığım kot ceketi giymiş, ceketin altındaki eşofmanın kapüşonunu kafama geçirmiştim. Bir ceketi ilk kez giydiğim için heyecanlı olmalıydım ama bununla bile mutlu olamıyordum. Okulun bitiş zili çalıp öğrenciler dağılmaya başladığında o da arkadaş grubuyla ağır ağır çıkışa geliyordu. Beni gürünce arkadaşlarına kısaca veda edip yanıma koşturdu. Keyfi yerinde gözüküyordu. Gözlerine kalem çekmişti ve küpeleriyle birlikte bayağı afili görünüyordu. Üstünde kendisine büyük gelen her zamanki haki kapüşonlu vardı. Yanıma geldiğinde küçümseyici ve tiksinmiş bir ifadeyle yüzüne baktım.

“Yırtık pantolon mu, ciddi misin? Yeterince ergence görünmüyormuş gibi…”

Yürümeye başladığımızda hiç bozuntuya vermeden cevapladı sorumu:

“Yırtık pantolon değil, yırtılmış pantolon.”

Omuz silkip yürümeye devam ettim.

Yarı zamanlı çalıştığı, yerin altındaki müzik stüdyosuna geldiğimizde ben bir kenara oturup somurturken o da ben yokmuşum gibi stüdyonun içinde koşturup durdu. Yolda bile canı alınmış gibi ayaklarını sürüye sürüye yürüyen birine göre beklediğimden daha iyi iş çıkarıyordu. Birkaç saat hiçbir şey yapmadan yerin altındaki bu stüdyoda oturmak, birbirine karışan ve bana göre gürültüden başka bir şey olmayan sesleri dinlemek, gözlerimle insanları takip etmek beni rahatlatmıyordu. Aksine yeterince bozuk değillermiş gibi gözlerime bir de floresan ışığı işkence ediyordu. Başımın ağrısı ise dinecek gibi değildi. İçim daralmıştı. Gerginliğim her dakika artıyordu. Saate baktığımda çalışma saatinin bitmesine daha yarım saat olduğunu gördüm. Bu saçma yerden çıktığımda hava adamakıllı kararmıştı.

Stüdyo bir ara sokakta olduğu için çevre sessiz sayılırdı. Bir duvarın dibine çöküp ilk kez giydiğim kot ceketimle sırtımı duvara yasladım. İşte karanlıkta sokakta oturuyordum. Gözlüğümü çıkarıp yanıma koydum. Kollarımla bacaklarımı sarıp başımı kucağıma gömdüm. Ne kadar süre öyle kaldığımı bilmiyorum ama geçen her dakika gerginliğim artıyordu. Vücudum kaskatı kesilmişti. Öyle doluydum ki…

“Nasılsın?”

Fısıltı gibi çıkan boğuk ses kulaklarımı doldurduğunda başımı kaldırıp karşımdaki kavuniçi siluete baktım.

Bomboşum.

Gözlüklerimi aramızdaki boşluktan alıp ince ve kemikli parmaklarıyla gözüme taktı. Saçları dağılmış, düzensizce alnına dökülmüştü. Gözlerine sürdüğü kalem mor göz altlarından daha belirgin değildi. Kulaklarında küpeler olan bir ergen olsa da karanlıkta parlıyordu.

“Finallerin yok muydu senin?”

“Var.”

Bir müddet konuşmadan bekledi. Sessizlik uzadıkça gözyaşlarımı tutmam zorlaşıyordu. Gözlerim dolduğunda sanki bunu bekliyormuş gibi kollarıyla omuzlarımı sarıp sırtımı sıvazlamaya başladı.

“Hadi ağla artık. Peçete bile getirdim.” Dedi ve cebinden çıkardığı peçete yığınını verdi.

Daha fazla kendimi sıkmayıp hıçkırıklarımı serbest bıraktım. Sarsıla sarsıla uzun bir süre ağladım. Sakinleştiğimde yarım ağız gülümseyip muzipçe:

“Kavunlu şekerlerime bayıldığını bilmesem beni özledin sanacağım.” dedi. Elindeki lolipopun ambalajını açıp ağzıma uzattığında itiraz etmedim. Benim burun çekişlerim eşliğinde biraz daha oturduktan sonra ayağa kalktı ve nereden çıkardığını anlayamadığım emektar kaykayını ayağının 
altına aldı.

“Yarın sınavın var mı?”

Ellerimden destek alarak kalkarken cevap verdim:

“Yarından sonra var.”

Kaykayla ilerlemeye başladığında yüzünde kötücül bir sırıtma vardı.

“O zaman bana yetişmen lazım.”

Bunu söylerken ağzımdaki lolipopla ve ağladığım için hala tıkalı burnumla koşacağımı falan sanmıştı herhalde.

Her nereye gidiyorsak bayağı acele ediyordu. Ben de hızlı hızlı yürüyerek ona yetişmeye, en azından aramızdaki mesafeyi azaltmaya çalışıyordum. Her köşeyi dönünce beni beklediğini anlamıyormuşum gibi ona yetişemeyeceğimle ilgili şeyler söyleyip yapmacık yapmacık gülüyordu. Sonunda gençlerin bulunduğu bir toplanma yerine varmıştık. Hepsi hemen hemen aynı yaşta görünüyordu. Biz gittiğimizde herkes kendi halinde takılıyor, muhtemelen tüm harçlıklarını döktükleri abur cuburları yiyorlardı. Bizi görünce içlerinden biri bize doğru yaklaştı.

“Artık gelmeyeceğini düşünmüştüm Şeker.”

Nedenini anlayamadığım şekilde bağırarak konuşan çocuk, topluluğa dönüp seslendi.

“Hey millet! Şeker teşrif etti sonunda.”

Kalabalıktan hoş geldiğimizle ilgili bir uğultu yükseldi. Bağırarak konuşan çocuk bize dönüp sordu:

“Misafirimiz var galiba.”

Şeker (!) beni de beraberinde çekiştirerek bir yere otururken meraklı topluluğa beni gösterdi.

“Ülkenin en iyi doktor adayı kendileri.”

Yirmi otuz kişi aynı anda çılgınca alkışlamaya başlayınca neye uğradığımı şaşırdım. Utançla karşı çıkmaya çalıştım.

“Henüz birinci sınıfım.”

Kalabalıktan bir ses “Biz liseliyiz dostum.” deyince herkes yine aynı anda çılgınca gülmeye başladı. Kısa bir süre sonra bütün tepkilerinin böyle çılgınca olduğunu fark ettim. En ufak bir söze hunharca gülen, en ufak bir hareketi hunharca alkışlayan heyecan dolu bir tayfaydı bu. Varlığımı hiç garipsememiş, aralarında bir yabancının bulunmasından hiç rahatsız olmamışlardı. İçlerinden biri karton bardakta meyve suyu getirmiş, bir başkası bir paket cips fırlatmıştı olduğu yerden. Ben meyve suyundan bir yudum alırken, o da bana verilen cips paketinden bir cipsi ağzına atıyordu.

“Şeker mi?” diye sorduğumda birkaç saniye anlamaya çalıştı.

“Ha, o mu? Bana buralarda öyle seslenirler.”

Benim gözümde kavunlu bir lolipoptan farklı olmasa da dışarıdan pek de sevimli bir tip değildi.

“İyi de, hiç şeker bir şey değilsin ki sen.”

“İşin esprisi de o ya zaten, ironi…”

Anladığımı belirterek önüme döndüm. Yeme içme işi bittiğinde, elbirliğiyle hızlı bir şekilde çerçöp ortadan kaldırıldı. Bağırarak konuşan çocuk - ki ona “Çekiç” dendiğini öğrenmiştim -kalabalığı susturup kilolu bir kızı ortaya çıkardı. Kız şarkı söylerken birkaç gitar ve bir mızıka ona eşlik ediyordu. Gece ilerledikçe topluluğa alışıyordum. Burada herkesin bir takma adı vardı ve bazıları çok saçma da olsa kimse bundan şikâyetçi değildi. Gece boyunca Çekiç, sahne görevi gören alana birilerini çağırıyor, çağırdıkları yeteneğini sergiliyordu. Bir sürü şarkı söylenmiş, birkaç dans gösterisi yapılmıştı. Şarkıları bilmediğim için herkesle birlikte eşlik edemiyorsam da sağa sola sallanarak kendi çapımda ritme dâhil oluyordum. Her gösteri bittiğinde kalabalıktan bir alkış tufanı kopuyor, gösteriyi yapan yerine oturana kadar ıslık çalınıyordu.

Bir zaman sonra Çekiç bizim Şeker’i (!) rap yapmak için kaldırdığında haki kapüşonunu başına geçirdi. O performansı için hazırlanırken kalabalıktan biri ağzıyla tuhaf sesler çıkararak adını bilmediğim şu müziği yapmaya başladı. Toplulukta bu gösteriyi ilk kez izleyecek olan tek kişi bendim anlaşılan. Geri kalanlar kim bilir kaç kere dinlemişti aynı parçayı. Bildiğim kadarıyla kendi yaptığı rap sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Dinlerken ağzımın açık kaldığı parça bittiğinde nefes nefese gelip yerine oturdu. Bu, tahminlerimin çok çok ötesindeydi. Hem sözleri, hem de söyleyişiyle. Bir başkası şarkı söylemeye kalkarken hemen soluma bakmaktan kendimi alamadım. Az önce taktığı kapüşonu geriye atıp terleyen kavuniçi saçlarını dağıttı. Yorulmuş görünüyordu ve nefesi henüz düzene girmemişti. Kendisine baktığımı fark edince bana döndü.

“Sıkıldın mı? Merak etme az sonra biter.”

Dediği gibi az sonra herkes ayaklandı ve birbiriyle vedalaşıp dağıldı.
Eve doğru yürürken saat gece yarısını çoktan geçmişti. Yorgundum ama tuhaf bir şekilde rahatlamıştım. Yol ayrımına kadar hiç konuşmadık. Yol ayrımına geldiğimizde, bana dönüp sordu.

“Daha iyi misin?” Başımı salladım.

“En azından nefes alabiliyorum.”

Hafifçe gülümsediğinde yine karnımda küçük bir iç savaş yaşandı. Yollarımızı ayırıp biraz ilerledikten sonra bağırdı:

“Bu arada…” dedi. Durup ne diyeceğini bekledim. “Kot ceketin çok yakışmış.”

*

O geceden birkaç hafta sonraydı. Karanlıkta hızlı adımlarla stüdyoya doğru giderken henüz ayrılmamış olmasını umuyordum.

Sabahtan beri üzerimde bir huzursuzluk vardı ve onu görmek istiyordum. Neredeyse koşarak stüdyoya vardığımda kaldırımın ucuna oturmuş bir siluet gördüm. Daha gitmediği için rahatlayacağım sırada siluetten sigara dumanı yükselmesiyle olduğum yerde kaldım. Biraz daha yaklaşıp beni görmeyeceği bir açıdan onu izlemeye başladım. Zaten herhangi bir şeyi fark edecek halde değildi. Başını öne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. Muhtemelen küfrediyordu. Bir keresinde küfür duymaktan nefret ettiğini ama sövmenin kendisini rahatlattığını söylemişti. Bu yüzden sesi içine kaçmış gibi sadece ağzını oynatarak küfrettiğine onlarca kez şahit olmuştum. Siluet arada bir öksürüyor, sonra elindeki sigarayı dudaklarına götürüyordu. Ağzı hareket etmeyi bırakmıştı. Yeterince rahatladığına kanaat getirmiş olmalıydı. Temkinli adımlarla yaklaşıp yanına oturdum. Elindeki neredeyse bitmiş dalı alıp yere attım. Cebimdeki kavunlu lolipopu açıp aralık olan ağzına koydum.

“Sanırım teyzemi oğlunun arkadaşları konusunda uyarmalıyım.”

Yüzünü bana döndüğünde sokak lambasının ışığıyla dudağının kenarının patlamış, kabuk bağlamış olduğunu gördüm. Gözlerine kadar ulaşan saç tutamlarının altında, kaşıyla alnının birleştiği yerde bir yara bandı vardı. Küçük, çekik gözleri şişmişti ve elmacık kemiğinin üstü mordu. Fark etmemiş gibi yapmayı tercih ettim. Şu an yüzü hakkında konuşmak istemediğinden adım gibi emindim. Gözleri kanlanmıştı ve bakışları hiç hoş değildi. Endişelendiğimi belli etmemeye çalışarak şakayla karışık:

“Kafanda acayip kanserojen bir ton boya taşıyorsun, kulakların delik deşik ve sigara içiyorsun. Teyzemin, kuzenimin böyle arkadaşları olmasından hoşlanacağını sanmıyorum.” dedim. Kafasını önüne çevirip şaka kaldırabilecek durumda olmadığını anlamamı sağladı. Neden sonra son derece ciddi:

“İstediğini yap. Gidiyorum zaten.” dedi.

Kendi seyrinde giden zavallı yüreğim yine ağzıma gelmişti. Sesimin titrememesine ve korktuğumu belli etmemeye özen göstererek sordum:

“Nereye?”

Yarın okulu asacağını söylermiş gibi bir rahatlıkla:

“Annemin yanına.” dedi.

Bunun üzerine burnumun sızlamasını engelleyemedim. İçimde korkunç bir öfke baş gösteriyordu. Sinirden soluk soluğa kaldığımdan dişlerimin arasından konuştum.

“Bu fazla klişe değil mi?”

Sakinliğinden zerre bir şey kaybetmeden bacaklarını ileri doğru uzattı:

“Klişeleri severim.”

Bense klişelerden nefret ederdim. Özellikle böyle gitmeli olanlarından. İçimde büyüyen öfkeyi kontrol edemeyerek bağırdım:

“Madem gidecektin niye, ne diye girdin hayatıma?”

Ağzındaki kavunlu lolipopu sol yanağına kaydırıp kelimeleri yuvarlamaya başladı:

“Emin olmak için.” dedi.

Ona bakmayı bırakmıştım. O ise zaten bana bakmıyordu:

“Şu sağ yanağındaki gamze var ya, dudağının hemen yanında, ara sıra da olsa çıktığından emin olmak için. Hep hızlı yürüyorsun ya mesela, yere bakarak, aslında hiçbir yere geç kalmadığını bil, bacaklarına eziyeti bırak diye. Camdan dışarıyı otuz saniyeden fazla izle diye. Kalemi o kadar bastırarak kullanma diye. Geceleri rüya görmüyordun ya hani, rüyalar süslesin uykularını diye. Hiçbir şeyin mutluluğundan daha değerli olmadığını fark et diye. Hiç kimsenin senden daha iyi olmadığını anla diye. Yalnız olmak zorunda olmadığını bil, güzel olduğunu bil diye.”

Stabil sesiyle konuşmaya devam ederken daha fazla dayanamayıp kalkıp gittim. Gözyaşlarımı bir saniye daha tutamayacağımı biliyordum. O, orada oturup kaldığında arkamı dönüp eve gittim. Neye olduğunu bilmesem bile bir şeylere, birilerine belki de kendime çok sinirliydim. Eve gittiğimde üstümü bile değiştirmeden ertesi gün öğlene kadar uyudum.

*

Sınav kâğıtları dağıtılırken ellerim kalemi tutamayacak kadar çok titriyordu. İlk soruyu okumaya çalışıp başarısız olunca saate baktım. Hâlâ şansım vardı. Eşyalarımı, sınavı, her şeyi orada bırakıp hızlı adımlarla sınıftan çıktım. Gözetmen asistanlardan birinin arkamdan bağırdığını duydum ama geri dönmek için çok geçti. Sokağa çıktığımda koşmaya başladım. Üstümde hiç ağırlık olmadığı için hızlı sayılırdım.

Vakit geçtikçe koşmak zorlaşıyordu. Bir süre sonra aldığım nefesler canımı yakmaya başladı. Ara ara saati kontrol ediyordum. Uçağın kalkmasına on beş dakikadan az kalmıştı. Yetişememe düşüncesi gözlerimi dolduruyordu. Biraz daha hızlanmaya çalıştığımda kaldırım taşlarıyla çok fena yüz göz oldum. Bedenimi kaplayan acı yüzünden birkaç saniye nefes alamadım. Zaten oksijene çok ihtiyacı olan beynim zonklamaya başladı. Düşmenin ilk şokunu atlatınca hayatımda hiç olmadığı kadar hızlı nefes alıp vermeye başladım. Ciğerlerim yanıyordu.

Ayağa kalkıp tekrar koşmaya başladığımda dizlerimdeki ve dirseklerimdeki acıyı hissettim. Düştüğümde soyulmuş olmalılardı. Fiziksel ve psikolojik onca acıya daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. Ağlarken koşmak daha da zordu. Havaalanına ulaştığımda insanların tuhaf bakışları altında kontrol noktasına doğru koşmaya devam ettim. Başarmıştım. İşte orada duruyordu. Yanına ulaştığımda nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Nafileydi. Bu uzun sürecek gibiydi.
Beni görünce küçük gözleri şaşkınlıktan açılabildiği kadar açıldı. Saçlarım felaket dağılmıştı ve yüzümün yandığını hissediyordum. Kollarımla gözlerimi silip görüşümü netleştirmeye çalıştım. Saçlarımı elleriyle arkaya tarayıp yüzümü açtı. İnce kollarıyla bedenimi sıkıca sardı. Beni bıraktığında gözlerinin dolduğunu gördüm. Yüzünde onu son gördüğüm geceki yaraların hiç biri yoktu. O gece o kadar sinirliydim ki onunla iletişime geçmeyi tüm varlığımla reddetmiştim. Kuzenim gelip uçak saatini ve gününü söylediği zaman inatla sınava girmeyi tercih etmiştim. Nasıl bu kadar bencilce davrandığımı anlayamıyordum.

Uçağın kalkışı için son anonslar yapıldığında onunla sadece üç dakika geçirmiştik. Yanaklarını ve gözlerini silip çarpıkça gülümsedi.

“Yırtık pantolon mu, ciddi misin?”

Dizlerime bakınca yırtıldıklarını gördüm. Gülümsemek için kendimi zorladım.

“Hayır, yırtılmış pantolon.”

*

Şimdi gecenin bir yarısı, bir sokak lambasının altında, kaldırımda bağdaş kurmuş otururken ve ağzımdaki kavunlu lolipopu bir o tarafa bir bu tarafa çevirip dururken tasasızca sırıtıyorum. Pek tasasız olduğumdan da değil. Çirkin bir oğlan çocuğu öğretti diye bana böyle kaldırımda oturup sırıtmayı. Benden bir kafa kısa boyuyla karşımda dikilip, ağzından çıkardığı kavunlu lolipopu suratıma doğrultan, kavuniçi saçları olan çirkin bir oğlan çocuğu.

Yorumlar

  1. düştüm kalkamıyorum, pijamam yırtık mı değil mi bilmiyorum. ama gülüşüm yara bere şuan.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. üstün başın yara bere, gülüşün özel. bu zavallı hikaye (zavallılığı tamamen yazarının suçu, o masum) senin tarafından okunduğu için mutlu, ceplerine kavunlu şekerler koyuyor.

      Sil
    2. "üstün başın yara bere, gülüşün özel." sözünü birileri adamlardan alıntılayıp bizim apartmanın asansörüne bakan duvara yazmıştı, sene 2018. okula giderken asansörün kapısını açınca ilk duvarla karşılaşır naif bir el yazısıyla yazılmış bu cümleyi görüp gülümserdim. şuanda da öyle. halen yatmadan önceki geleneğim olan tavan vakti söyleşilerimde onu kim yazdı diye düşünüp duruyorum. bu da böyle bir anımdır. bu arada fazla tatlış bir hikayeydi. deme sakın öyle. şekerler için teşekkür eder myg'iye de bir selam ben çakarım :)

      Sil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar