Sevinçle Uyan
Elindeki kuşburnu çayından bir
yudum aldı. Soğumuştu. Soğuk bitki çayı da hiç çekilmiyordu gerçekten. Zaten
kuşburnu içesi falan da yoktu. Canı çok fena kahve istiyordu aslında. Bir
bardak üçü bir arada ona her şeyden daha arzulanası geldi o an. Kullandığı
antidepresanların en büyük sıkıntısı kalp çarpıntısıysa ikincisi bu kahve
kısıtlamasıydı. Bilmem kaç haftadır ağzına bile sürmemişti. İç çekti. Yarısı
dolu karton bardağı iki kol ötesindeki çöp kutusuna doğru attı. Birkaç damla
pembe çay yere döküldü.
Tırnaklarındaki yeşil ojelere
baktı. Çok komik gözüktüklerini düşündü, oysa gece, sürerken çok hoşuna
gitmişti. Yüzüne gelen, diğer tarafa göre nispeten daha uzun olan saç
tutamlarını kulağının arkasına ittirdi. Oturduğu bankta geriye doğru yaslandı.
Gökyüzüne baktı. Hava hiç fena sayılmazdı. Yer yer bulut öbekleri varsa da gök
açıktı. Bir kedi gibi usulca tenine sürtünen rüzgârsa ılık. Oysa içindeki bir
fırtınanın beklenişiyle sancıyan bulutlar tedirgin ediciydi. Her an her şey
olabilirdi. Tüm çatık kaşlı bulutlar birden karar değiştirip gökyüzünde
gülümsemeye başlayabilir ya da beklenildiği gibi bir afet yaratabilirdi içinin
semtlerinde. İşte hayatının özeti buydu. Her an her şey olabilirdi.
Diğer bacağının üstüne attığı
bacağını sallamaya başladı. Rastgele, düzensizce. Sonra durdu. Birden kesti
bacağını sallamayı. Önünden koşarak biri geçti. Beline kadar uzanan siyah, lüle
lüle saçları koşarken sağa sola savruluyor, rüzgârı gülümseyen yüzü karşılıyordu.
Elindeki bagetleri parmak boğumları beyazlayacak kadar sıkı tutuyordu. Sımsıkı.
Ve koşuyordu. Muhtemelen derse geç kalmıştı ya da dersi bile yoktu. Sadece
koşmayı seviyordu. Kalbinin atmasını seviyordu, kalbinin atmasını ve
damarlarındaki kanın delice akmasını. İçinde ritim vardı. Nabzı bile ritimle
atıyordu. Boncuk gözlerinde yaşam parlıyordu. Koşmayı seviyordu ve merdivenleri
ikişer üçer çıkmayı. En üst kata kadar koşarak çıkacaktı ve içindeki ritmi
davullara söyletmeye başlamadan önce soluklanmayacaktı bile.
Koşan kızın ardından baktı. Tüm
bu ayrıntıları görmemişti ama tüm bu ayrıntıları biliyordu. Koşan kızı
tanıyordu. Koşan kızı çok iyi tanıyordu. Belki bu, bankta oturan kendinden daha
fazla. Koşup giden kızın ardından iç çekti.
Yere attırıverdiği sırt çantasını
aldı, gelişigüzel içine doldurduğu kitap yığının arasından bir defter çıkardı.
Ahşap kapağını açtı, siyah. Siyah sayfalar, renkli fotoğraflar, anılar,
insanlar, tarihler. Rastgele bir sayfa açtı. Satırlar, kendi satırları, iç
dökümleri… Siyah bir sayfadaki beyaz yazılar… Siyahtı evet. Zemin hep siyahtı.
Zemin hep karanlık, dünya hep karanlıktı ve öyle olacaktı. Savaşlar asla son
bulmayacak ve Afrika asla tam doymayacaktı. Zulümler devam edecek, çocuklar
babalarını özleyecekti. Bebekler parmaklılar ardında büyümeye devam edecekti.
Kitap okumak, kitap yazmak tehlikeli bir iş olmaktan çıkmayacaktı. Ağaçlar
kesilmeye devam edecek, hayvan türleri azalmayı bırakmayacaktı. Bunları en iyi
o biliyordu. Ama bilmediği şeyler de vardı. Belki bilmezden geldiği ya da bir
zamanlar bildiği… Zemin siyahtı evet, arka plan karanlıktı ama bilmiyordu ki
varlığı, yaşamı, kafasındaki düşünceler ve göğüs boşluğundaki tüm o duygular
birer yaldızlı aydınlıktı. Bilmiyordu ki o izin verdiği sürece siyah sayfanın üstünde
beyaz parlayacaktı. Varlığı, fikirleri, yazdıkları, hissettikleri, yaptıkları
bu siyah arka planlı dünyada ışıl ışıl parlayıp göz kamaştıracaktı. İrislerinin
gözbebeklerine karıştığı boncuk gözlerinin anlamı umuttu. Varlığı umuttu. Aldığı her nefes umuttu. Umutsuzluk anları
elbette vardı. Sonuçta insan aldığı her nefesi en nihayetinde geri veriyordu.
Ama tekrar alıyordu. Her nefes bir umuttu. Yaşamın diğer adı olan umut.
Ne zamandır yüzüne bakmadığı
defterin sayfalarını çevirdikçe boğazına koskocaman bir yumru oturdu. Kendini
çok özlediğini fark etti. Ahşap kapaklı defteri kapattı, görüşünü buğulandıran
yaşları akıtmamak için kafasını göğe çevirdi. Gökyüzü hâlâ maviydi. Ve bulutlar
hâlâ beyaz. Öbek öbek bulutların tüm sakinlikleriyle yol alışlarını izlemeye
başladı. Uzaklardan bir şarkı kulaklarına doldu. Çok eski bir şarkıydı bu,
şarkıyı bildiği falan yoktu ama eski olduğu her halinden belliydi. Bulutlar
yavaşça süzülmeye devam ediyordu. Şarkının sözlerini anlamaya çalıştı. Biraz
odaklanması gerekti. Ses çok uzaklardan geliyordu. O an bu şarkıyı ona, koşan
kızın gönderdiğini düşündü. İçinde bir yerlerde saklanan -ama mutlaka oralarda
bir yerlerdeydi- koşan kızın ona bir şarkı gönderdiğini düşünmek hoşuna gitti.
Koşan kızı çok ama çok özlediğini fark etti. Şarkıyı söyleyen huzurlu erkek
sesine kulak verdi iyice.
“Hâlâ
mavi gökyüzü, bak hâlâ çok güzelsin.”
Yorumlar
Yorum Gönder