denemenin kitabı
1 Ocak 2020, Çankırı.
Bugün Neval güne erken başlamaya karar vermiş olmalı ki (belki de namazdan sonra uyumamıştı) sabah önce, kutlama yapan bir topluluğun birlikte şarkı söyleyerek eğlenme çabalarının oluşturduğu bir gürültüyle uyandım. Instagram'da dolanıyordu sanırım, umursamayarak kendimi uykunun tatlı kollarına bıraktım. Gözlerimi tekrar açtığımda olduğu yerde koşarak yeni başladığı "zinciri kırma" maddelerinden biri olan günlük on beş dakika egzersizini yapıyordu. Kalkmaya niyetim yoktu ve tekrar uykuya dalmam o kadar da uzun sürmedi. Ne kadar daha uyudum bilmiyorum ama son uyanışım sevgili Jennie'nin sesiyle oldu. Tek solo parçası olan Solo'yu söylüyordu. Neval de gardırobumuzdaki saçma kalabalıktan kurtulmak için artık giyemeyeceği kıyafetleri ayırıyordu. Şarkı eşliğinde çalışmak istemişti ve bu saate kadar uyuduğum için suç benimdi! Zaten kalkmam gerekiyordu. Vehbi de kahvaltıya çağırınca kalktım. Kahvaltı faslı haddinden biraz fazla sürdü ama birkaç gündür yürüyüşü aksattığımız için o yürüyüşe gidilecekti! Bu, biz dönene kadar saatin on ikiye gelmesine mâl olsa bile. Nitekim gittik, geldik, Neval hâlâ gardıropla savaşıyordu falan. Doğrusu günün geri kalanı ne olup bittiğini pek bilmiyorum. Bir ara bir ders dinlemek üzere bilgisayarın başına oturdum. Geçenlerde babam bana harika bir sürpriz yapmak için almayı düşünmediğimiz ileri çeviri grubunu da alıvermiş. Hazır deneme ve soru grubunu alırken. Neyse ki temel çeviri grubu bitmek üzere. Ama ha bire birikmeye çalışan dersleri biriktirmemeye çalışmam gerek. İşte bu yüzden bir ders dinleyeyim diye oturdum. Tabi öncesinde ödevim olan cümleleri çevirmem lazımdı. Son zamanlarda zaten iyice zıvanadan çıktı cümleler, şak diye çevrilivermiyorlar. Ödev yapmaya tam başlamıştım ki Vehbi yanımda excel'de ondan istediğimiz 2020 takvimini yapmaya başladı. Ben de ödev yapmayı bırakıp Vehbi'yi izlemeye başladım. Çok havalıydı. Excel'i böyle iyi kullanabilmesi acayip hoşuma gitti. Birini iyi yaptığı bir şey üzerinde çalışırken izlemek kadar güzel bir şey yok. Bayıldım.
Takvim işi bittikten sonra da oyalana oyalana ödevimi bitirdim. Gerisi yok. Bir şey yapmadım yani. Gençlerin deyimiyle 'boş yaptım'. Sonuç itibariyle ders falan dinlemedim. Ama dinleyeceğim. Yarın.
Geçen gün, sanırım dün, The Picture of Dorian Gray'i bitirdim. Çok gururluyum, her ne kadar bu kitapla aylardır sürünsek bile. Gerçekten de birbirimize çok fazla katlandık ama sonunda birbirimizi azad ettik ve şimdi özgürüz. Hatice'ye değil neticeye bakmak gerek. Bu atasözüne de hiç katılmıyorum ama neyse. Dorian Gray'in Portresi'ni daha önceden zaten okumuştum. Sanırım bu daha kolay anlamamı sağladı. Ama tüm bu trajediye; Lord Henry'nin şeytana şapka çıkarttıracak kötülüğüne, zavallı Basil Hallward'ın zavallı sonuna ve Dorian Gray'in katlanılmaz trajik hikayesine ikinci bir kez maruz kalmak zordu. Kötü insan ve kötülük kavramları, haklarında hüküm verilmesi çok zor - bence imkansız - kavramlar. Bunun hakkında uzun uzadıya edebiyat yapmayacağım şimdi. Ama kısaca insanları kötü olmaya ya da kötü sonuçlar doğuracak davranışlara iten çeşitli durumlar olduğuna inanıyorum, her ne kadar bu durumların hiçbiri yapılan kötülüğü haklı çıkarmasa bile. Beni en çok dehşete düşüren şey Lord Henry'nin her şeyin bu kadar farkında olması ve yaptığı her şeyi bile isteye, asla yanlışlıkla yapmaması ve bundan asla pişmanlık duymaması. Üstelik bu kötü olma, bunun farkında olma, farkında olarak devam ettirme, pişmanlık duymama durumlarının kendisine bilgelik kazandırdığını düşünmesi ve bununla bir çeşit gurur duyması. Lord Henry'e çok öfkeliyim doğrusu. Pisliğin teki olduğu için de değil, Basil Hallward'ın ve Dorian Gray'in acı sonları onun suçu olduğu ama ona hiçbir şey olmadığı için. Neyse ya, canı cehenneme! (Abartı tepkilerimi görmezden gelin lütfen.)
Geçen hafta sonu Charlie Chaplin'in Modern Times'ını izledik. Utanarak söylüyorum, hayatımda ilk kez Charlie Chaplin izledim. Açıkçası bu kadar hoşuma gitmesini beklemiyordum. Çok beğendim. Gerçekten çok iyiydi. Ayrıntılı yorum yapmayacağım, merak eden açıp izlesin. Bu hafta sonu da Charlie Chaplin'in bir başka filmini izlemeyi düşünüyoruz. Ailede beğenmeyen kimse çıkmadığı için ve bu hafta ne izleyeceğiz derdi olmadığı için çok mutluyum.
Geçen gün - ne zaman olduğunu bilmiyorum günler birbirine girip duruyor - babam dışarıya çıkıyordu. Çıkarken kargo gelirse alıver diye tembihledi. Sana deneme gelecek dedi. Bayağıdır Emil Michel Cioran'ın Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne ve Çürümenin Kitabı adlı deneme kitaplarını okumak istediğimden bahsediyordum ve babam da halk kütüphanesinde bulamayınca, satın alabileceğini söylemişti. Bayağı heveslendim doğrusu. Tabi babam dışarıdayken gelmedi kargo. Zaten gelecek denemeler de benim sandıklarım değildi. Değilmiş. Babam tek seferde iki tane paket aldı diye Rh+ soru ve deneme grubunda çözülecek olan on yds denemesini hediye olarak göndermiş. Biraz hüsrana uğramadım değil tabi. Ama gelen kitap o kadar güzel tasarlanmış ve paketlenmiş ki! Ve yanında, üzerinde Rh+ yazan bir kurşun kalem göndermişler. Çok hoşuma gitti. Soru ve deneme grubu ayın altısında başlıyor. Deneme kitabını sonlara doğru çözmeye başlarız muhtemelen. İtiraf etmeliyim ki biraz sabırsızlanıyorum. Buradan Remzi Hoca'ya ve tüm Rh+ ekibine teşekkür ediyorum. İşini, hakkını vererek yapanlara bayılırım.
Bu da böyle bir 'deneme' karmaşasıydı. Bir de açıklanan tyt denemelerimin sonuçlarından hiç bahsetmeyeceğim şimdi. Deniyoruz işte. Kimisi deneme yazıyor, kimisi deneme çözüyor, kimisi başkaları çözsün diye deneme yazıyor... En nihayetinde herkes deniyor. "Büyümek hiç bitmiyor." der Ursula K. Le Guin. Denemek de hiç bitmiyor. Hayat denemeler ve deneyişler bütünü.
Falan filan işte, kısacası günler gelip geçmedeler, kuşlar gibi uçmadalar.
Birkaç haftadır çok salak saçma bir olay yaşayıp duruyorum. Çok hızlı duygulanıyorum. Keyfim kaçık falan değil ama zırt bırt ışık hızında hüzünleniyorum ve saniyesinde gözlerim doluyor. Tuhaf bir şey. Bir şey görüyorum, aklıma bir şey geliyor, bir bakmışım görüşüm bulanıklaşmış. Ailedekiler de pek anlam verebilmiş değil. Vehbi de her azıcık acıklı bir mevzu olduğunda 'hadi buna da ağla' deyip duruyor. Ağlayasım geliyor işte ne yapayım, hayat acıklı bir müessese.
What can i do? How can i find myself from this crowd?
Not: Hayat şu, hayat bu falan diye ahkam kesişlerime bakmayın. Günlük niyetine yazdığım için aklıma geleni yazıyorum. Bu yüzden konudan konuya atlıyorum ve yazdıklarım günlük kıvamında bir gevşekliğe sahip. Yoksa ne hayat bir cümlede ya da milyon cümlede açıklanabilecek kadar basit bir şey, ne de ben hayatın sırrını çözebilecek kadar bilgeyim.
Takvim işi bittikten sonra da oyalana oyalana ödevimi bitirdim. Gerisi yok. Bir şey yapmadım yani. Gençlerin deyimiyle 'boş yaptım'. Sonuç itibariyle ders falan dinlemedim. Ama dinleyeceğim. Yarın.
Geçen gün, sanırım dün, The Picture of Dorian Gray'i bitirdim. Çok gururluyum, her ne kadar bu kitapla aylardır sürünsek bile. Gerçekten de birbirimize çok fazla katlandık ama sonunda birbirimizi azad ettik ve şimdi özgürüz. Hatice'ye değil neticeye bakmak gerek. Bu atasözüne de hiç katılmıyorum ama neyse. Dorian Gray'in Portresi'ni daha önceden zaten okumuştum. Sanırım bu daha kolay anlamamı sağladı. Ama tüm bu trajediye; Lord Henry'nin şeytana şapka çıkarttıracak kötülüğüne, zavallı Basil Hallward'ın zavallı sonuna ve Dorian Gray'in katlanılmaz trajik hikayesine ikinci bir kez maruz kalmak zordu. Kötü insan ve kötülük kavramları, haklarında hüküm verilmesi çok zor - bence imkansız - kavramlar. Bunun hakkında uzun uzadıya edebiyat yapmayacağım şimdi. Ama kısaca insanları kötü olmaya ya da kötü sonuçlar doğuracak davranışlara iten çeşitli durumlar olduğuna inanıyorum, her ne kadar bu durumların hiçbiri yapılan kötülüğü haklı çıkarmasa bile. Beni en çok dehşete düşüren şey Lord Henry'nin her şeyin bu kadar farkında olması ve yaptığı her şeyi bile isteye, asla yanlışlıkla yapmaması ve bundan asla pişmanlık duymaması. Üstelik bu kötü olma, bunun farkında olma, farkında olarak devam ettirme, pişmanlık duymama durumlarının kendisine bilgelik kazandırdığını düşünmesi ve bununla bir çeşit gurur duyması. Lord Henry'e çok öfkeliyim doğrusu. Pisliğin teki olduğu için de değil, Basil Hallward'ın ve Dorian Gray'in acı sonları onun suçu olduğu ama ona hiçbir şey olmadığı için. Neyse ya, canı cehenneme! (Abartı tepkilerimi görmezden gelin lütfen.)
Geçen hafta sonu Charlie Chaplin'in Modern Times'ını izledik. Utanarak söylüyorum, hayatımda ilk kez Charlie Chaplin izledim. Açıkçası bu kadar hoşuma gitmesini beklemiyordum. Çok beğendim. Gerçekten çok iyiydi. Ayrıntılı yorum yapmayacağım, merak eden açıp izlesin. Bu hafta sonu da Charlie Chaplin'in bir başka filmini izlemeyi düşünüyoruz. Ailede beğenmeyen kimse çıkmadığı için ve bu hafta ne izleyeceğiz derdi olmadığı için çok mutluyum.
Geçen gün - ne zaman olduğunu bilmiyorum günler birbirine girip duruyor - babam dışarıya çıkıyordu. Çıkarken kargo gelirse alıver diye tembihledi. Sana deneme gelecek dedi. Bayağıdır Emil Michel Cioran'ın Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne ve Çürümenin Kitabı adlı deneme kitaplarını okumak istediğimden bahsediyordum ve babam da halk kütüphanesinde bulamayınca, satın alabileceğini söylemişti. Bayağı heveslendim doğrusu. Tabi babam dışarıdayken gelmedi kargo. Zaten gelecek denemeler de benim sandıklarım değildi. Değilmiş. Babam tek seferde iki tane paket aldı diye Rh+ soru ve deneme grubunda çözülecek olan on yds denemesini hediye olarak göndermiş. Biraz hüsrana uğramadım değil tabi. Ama gelen kitap o kadar güzel tasarlanmış ve paketlenmiş ki! Ve yanında, üzerinde Rh+ yazan bir kurşun kalem göndermişler. Çok hoşuma gitti. Soru ve deneme grubu ayın altısında başlıyor. Deneme kitabını sonlara doğru çözmeye başlarız muhtemelen. İtiraf etmeliyim ki biraz sabırsızlanıyorum. Buradan Remzi Hoca'ya ve tüm Rh+ ekibine teşekkür ediyorum. İşini, hakkını vererek yapanlara bayılırım.
Bu da böyle bir 'deneme' karmaşasıydı. Bir de açıklanan tyt denemelerimin sonuçlarından hiç bahsetmeyeceğim şimdi. Deniyoruz işte. Kimisi deneme yazıyor, kimisi deneme çözüyor, kimisi başkaları çözsün diye deneme yazıyor... En nihayetinde herkes deniyor. "Büyümek hiç bitmiyor." der Ursula K. Le Guin. Denemek de hiç bitmiyor. Hayat denemeler ve deneyişler bütünü.
Falan filan işte, kısacası günler gelip geçmedeler, kuşlar gibi uçmadalar.
Birkaç haftadır çok salak saçma bir olay yaşayıp duruyorum. Çok hızlı duygulanıyorum. Keyfim kaçık falan değil ama zırt bırt ışık hızında hüzünleniyorum ve saniyesinde gözlerim doluyor. Tuhaf bir şey. Bir şey görüyorum, aklıma bir şey geliyor, bir bakmışım görüşüm bulanıklaşmış. Ailedekiler de pek anlam verebilmiş değil. Vehbi de her azıcık acıklı bir mevzu olduğunda 'hadi buna da ağla' deyip duruyor. Ağlayasım geliyor işte ne yapayım, hayat acıklı bir müessese.
What can i do? How can i find myself from this crowd?
Not: Hayat şu, hayat bu falan diye ahkam kesişlerime bakmayın. Günlük niyetine yazdığım için aklıma geleni yazıyorum. Bu yüzden konudan konuya atlıyorum ve yazdıklarım günlük kıvamında bir gevşekliğe sahip. Yoksa ne hayat bir cümlede ya da milyon cümlede açıklanabilecek kadar basit bir şey, ne de ben hayatın sırrını çözebilecek kadar bilgeyim.
Yorumlar
Yorum Gönder