Ejderha Teoremi
Bugün bir dergide onun hikâyesini gördüm. Bir kısa hikâye.
Çarpıcı, tuhaf bir hikâyeydi. Tamamen onu yansıtmıyorsa da onun kaleminden
çıktığı belliydi. Oysa eskiden hikâye yazmayı hiç beceremiyorum diye
mızırdardı. Sen bile daha iyi yazarsın derdi. Asla bir şey yazmadığımı ikimiz
de biliyorduk. Elimdeki kalem işlemlerle formüllerden başka bir şey
karalamazdı. Lisedeyken matematiğimin, özellikle de geometrimin iyi olmasından
nefret ederdi. "Nasıl kafan basıyor hiç anlamıyorum" derdi. Ben de
onun kafasının nasıl basmadığını hiç anlamazdım ama bunu ona hiç söylemedim.
Birçok şeyi söylemezdim zaten ona. Mecbur kalmadıkça konuşmamak benim için en
iyi seçenekti. İnsanın düşündüklerini bir çırpıda söyleyememesi çok zordu.
Diğer insanlar ben konuşurken ya da konuşamaya çalışırken zaman tanımaz,
söylemeye çalıştığım kelimeleri tahmin ederek yardımcı olduklarını sanarlardı.
O öyle değildi. Aynı kelimeyi on kez başa alıp söylesem de yüz kez tekrar etsem
de asla bölmez, normal bir insanı dinlermiş gibi dinlerdi. Onunla konuşurken
kekeme olduğumu hiç hissetmezdim. Öyle ki bazen diğer insanların anlama sorunu
olduğunu, benim bülbül gibi öttüğümü düşünürdüm.
When you were here before
Couldn’t look you in the eye
Bazı akşamlar kolumun altına siner, sırf beni konuşturmak
için günümün nasıl geçtiğini, neler yaptığımı falan sorardı. Evet ya da hayır
diyerek cevaplayabileceğim sorular sormasını beklerdim, sormazdı. Bu, sesimi
özlediğini söylemesinin başka bir yoluydu.
You’re just like an angel
Your skin makes me cry
Beni sevdiğini söylerdi. Bense ona âşıktım. O aşka
inanmazdı. Bazen aşkın bir masal unsuru olduğunu söylerdi. Ejderha gibi, peri
gibi ya da Noel Baba gibi bir şeydi. Güzeldi ve herkes bilirdi ama gerçek
değildi. Buna ejderha teoremi diyordu. Lüzumlu lüzumsuz her şeyi tutan
hafızamın, o gün söylediklerini kelimesi kelimesine muhafaza etmesi işten bile
değildi. Şöyle demişti:
“Aşkın kulağa güzel geldiğini biliyorum. Hakkında yazılacak,
okunacak, söylenecek çok şey olduğunu da biliyorum. Varlığını inkâr etmiyorum
zaten. Aşk diye bir kavram olduğuna inanıyorum. Ben aşkın gerçekliğine
inanmıyorum. Ejderha diye bir şey de var
mesela. Ejderhalar hakkında da hikâyeler yazıldı, filmler çekildi. Herkes de
sever ejderhaları. Ejderha diye bir kavram var yani. Ama gerçek değil. Gerçek
dünyada sokakta gezerken bir ejderhaya rastlaman ne kadar mümkünse gerçek
dünyada aşka rastlaman da o kadar mümkün. Aşk gerçek değil anlayacağın. Ben
buna ejderha teoremi diyorum. Şimdiye kadarki en iyi teoremim olduğuna yemin
bile edebilirim.”
You float like a feather
In a beautiful world
Bir keresinde sarhoşken kendisinin asla âşık olamayacağını
bildiğini söylemişti. Bunu sitemle söylemişti ve ben ejderha teorisini bu asıl
sebebi saklamak için uydurduğunu düşünmüştüm. Asla âşık olamayacağı için üzülüyor,
bu yüzden de aşkın ejderha gibi bir şey olduğunu öne sürerek aşkı inkâr
ediyordu. Güya ben de o sarhoşken aslında aşka inandığını öğrenmiştim. Mutlu
olmuştum. Çünkü onun asla sarhoş olmadığını çok sonraları keşfetmiştim. Bir
takım şeyler itiraf edeceğinde ya da saçmalayacağında içmeyi teklif ettiğini ve
ikinci kadehin yüzde altmışından sonra sarhoş taklidi yaptığını çok geç fark
etmiştim.
And i wish i was special
You’re so fuckin’ special
Lisedeyken saçları uzundu. Dümdüz ve siyahtı. Çoğu zaman
dağınık toplardı. Sonraları kısacık kesti. Bana göre her türlü güzeldi. O,
kısayken daha iyi hissettiğini söylerdi. Hep beyaz ya da griye boyatmak
istediğinden bahsederdi. Boyatmayacağını bilirdim. Nerden bildiğimi bilmiyorum
ama bilirdim. Birbirimiz hakkında nerden bildiğimizi bilmediğimiz birçok şey
bilirdik.
I don’t care if it hurts
I want to have control
En çok da süt içerdi. Kakaolu, çilekli ve muzlu sütler bir
tarafa, her hafta altı yedi paket sade süt alırdık. Bitki çayları ya da kahve
içmezdi. Çay ve kahve gibi içeceklerin çok önemli insanlar için olduğunu
söylerdi. "Sadece sen bana yaparsan içebilirim. Çünkü sadece o zaman
yeterince önemli olurum" derdi. Ama bence palavraydı. Bardağını
bitirdiğine hiç şahit olmamıştım. Paket paket sütleriyle gayet mutluydu.
I want a perfect body
I want a perfect soul
Çok tutarsızdı. Tutarsız ve karmaşık. Bazı ortamlarda çok
karamsar dururdu. Oradan bakan biri korkunç olduğunu düşünebilirdi. Bir başka
ortamda saçma sapan güler dururdu. Hiç derdi yok sanırdınız.
I want you to notice
When i’m not around
İlk filmini çektiği zamanlar bir çeşit cezbede gibiydi.
Setten geldikten sonra oturur boş bir duvara saatlerce bakar, bazen de ağlardı.
Geceler boyu doğru düzgün uyumaz, gündüzleri zombi gibi gezerdi. Sete, onu
ziyarete gittiğimde sette hiç de öyle olmadığını görmüştüm. Sabah evden
gönderdiğim zombi hortlamış, ortalıkta koşturuyordu. Eve geri geldiğindeyse
aynı boş duvara üç buçuk saat bakmıştı.
Film gösterime girdiğinde ilk gün beraber gitmiştik.
Beklentimin çok üstündeydi ve onunla gurur duymuştum. Diğer yönetmenlere göre
çok genç olmasına ve ilk filmi olmasına rağmen bana göre ortalamanın üstünde
bir filmdi. Filmin gösterimde kaldığı üç ay boyunca her gün 10:15 seansına
gitti. Her sabah kalkıp transa geçmiş gibi hazırlanıp 10:15 seansına yetişmek
için koşturuyordu. Üç ayın sonunda film gösterimden kalktığında evdeki sabah
koşturmaları da bitmişti.
You’re so fuckin’ special
I wish i was special
Dar giysilerden nefret ederdi. Ruhunu sıktıklarını ve nefes
olmasını zorlaştırdıklarını söylerdi. Yine de bazen onu çenesine kadar boğazlı,
dar bir badiyle görebilirdiniz. Bu bir çeşit cezalandırma olabilir. Ya da her
ne derseniz. Kesin olan bir şey varsa o da kendisine uyguladığı işkence
yöntemlerinden biri olmasıydı. Tıpkı şapkasız dışarı çıkması gibi. Şapkaların
her türlüsüne bayılırdı. Kafasındaki düşünceleri ve ilhamını koruduklarına
inanırdı. En çok da benim berelerimi severdi. "Tam bir koca kafa olduğun
için seninkiler daha rahat" der, bir yazı üzerinde çalışırken başından hiç
çıkarmazdı.
She’s running out again
She’s running out
She’s run run run run
Bir de ekose desenli her şeye zaafı vardı. "Eğer
ekoseliyse kendini aldırma olasılığı yüzde seksen" derdi. Kırmızıyı hiç
sevmezdi ama bir şey hem ekoseli hem de içinde kırmızı varsa onu satın alma
olasılığı yüzde doksan beşer yükselirdi. Dolabında tam beş tane oduncu gömleği
vardı.
Whatever makes you happy
Whatever you want
Tuhaf bir şekilde kavanoz dibi gibi gözlüklerimi çok
severdi. Sarhoş olduğunu sandığım bir gün ona beni neden sevdiğini sormuştum.
Bana gözlüklerimin çok hoşuna gittiğini söylemişti. Bazen durup dururken gelip
gözlüğümü alır, takıp evin içinde biraz dolandıktan sonra geri getirirdi. Bir
keresinde üzerinde beyaz kısa kollu bir tişört, kafasında benim berelerimden
biri ve elinde fotoğraf makinesiyle gelip fotoğrafını çekmemi istemişti.
Kavanoz dibi gözlüklerimi de alıp taktıktan sonra tembihlemişti. "Elini
titremeyi unutma tamam mı, duvara asacağım." Fotoğraflara çok ilgiliydi.
Çekmezdi ama çekilen fotoğrafları incelemekten çok zevk alırdı. Yakından takip
ettiği fotoğrafçılar vardı ve sergilerini asla kaçırmazdı. En sevdiği
fotoğraflar bulanık olanlardı. Kendisine benzediklerini söylerdi. Çok beğendiği
fotoğrafları çıkartıp odasının duvarına asardı. Duvarı farklı tarzlarda ve
boyutlarda fotoğraflarla doluydu ve birçoğu bulanık olanlardandı. O çektiğim
fotoğrafı da bir karış büyüklüğünde çıkartıp kenara bir yere yapıştırmıştı.
Bence duvardaki en güzel fotoğraftı.
You’re so fuckin’ special
I wish i was special
Benim önemsediğim bir takım konuları hiç önemsemez bazen
kestirip atardı. Zaten çoğu insan için önemli olan birçok şey onun için
saçmalıktan ibaretti. Ama bütün bir sabahını peynirin neden zeytinden daha
güzel olduğunu tartışarak geçirebilirdi. Bu tip ufak tefek, saçma şeyler
hakkında saatlerce konuşabilmek gibi bir yeteneği vardı. Gerçi peynir onu için
ufak tefek bir konu değildi. Kahvaltıda en az altı çeşit peynir olurdu.
Bazılarının bulunduğumuz semtte yalnızca bir kaç yerde satılması ya da ateş
pahası olması hiç önemli değildi. En büyük hayallerinden biri dünyadaki tüm
peynirleri denemekti. Benim içinse peynire o kadar para vermek şöyle dursun,
para verseler ağzıma sürmezdim. Sırf o istiyor diye peynir almaya birlikte
giderdik ve her seferinde verdiği paraya içim acırdı. Zaten tuhaf bir harcama
alışkanlığı vardı. Kafasına taktığı bir ayakkabı, bir mont, bir şapka ya da
herhangi başka bir şey için aylığının yarısını verebilirdi. Ama çoğu zaman
aldığı giysiler iki kilo patatesin fiyatını geçmezdi. Onu üzerinde internetten
aldığı, bilmem nerden getirttiği, bilmem kaç bin dolarlık bir ceket, altında
yıllanmış soluk bir kot ve içinde pazardan aldığı dokuz lira doksan beş
kuruşluk bir tişörtle görmeniz işten bile değildi.
But i’m a creep, i’m a weirdo
What the hell am i doing here
I don’t belong here
I don’t belong here
Bir şarkısı vardı hiç eskimeyen. 'Creep'. Bütünleşmişti o
şarkıyla. Ne zaman bana bir şarkı söylemesini istesem onu söylerdi. Güzel
söyleyemezdi ve yer yer sesi çatlardı ama severdim. Çok severdim. Beni bu
şarkıyla bırakacağını nerden bilebilirdim. "You're so fuckin' special" demişti. "I wish i was special." Boğazıma bir yumru
oturmuştu. Burnum sızım sızım sızlıyordu. "I don't belong here"
demişti sonra. Öyleydi. Buraya ait değildi. Hiçbir yere ait değildi. Hiçbir
yere, hiçbir şeye, hiç kimseye.
You’re so fuckin’ special
I wish i was special
But i’m a creep, i’m a weirdo
What the hell am i doing here
I don’t belong here
I don’t belong here
radiohead'i görünce bir miktar kazağımı kemirdim ama sonu dudak kemirtti. bu arada karakterle nedense fazlasıyla benzeşiyoruz. anam güzele ne denir. ellerine, parmaklarına sağlık. tek tek öpüyorum parmak uçlarından.
YanıtlaSilokuyan gözlerine sağlık, öpüyorum kirpiklerinden.
Sil