feed me sunlight, feed me air, feed me truth and feed me prayer
7 Ocak 2020, Çankırı
Dün kar yağdı. Üstelik tuttu da. Çok güzel bir şey gerçekten. Her yer bembeyaz. Nevalle Vehbi bugün tatil olsun diye epey umutlandılar ama olmadı. En son Vehbi kahvaltıda gözyaşı döküyordu. Zavallım, bir şey olsa da okula gitmesem diye karın ağrısı çekenlerden. Şu ansa yerlerde zaten kar yok, çatıdakiler bile erimekte. Yine de yağmış olması çok güzel. Akşam annem, babam, Neval ve ben karda yürümek için aşağı indik. Vehbi zaten arkadaşlarıyla inmişti. O çocuk bizden hep ayrı oluyor böyle. Geçen hafta sonu muydu, birlikte yemek yemeye gittik. Fark ettik ki bütün aile birlikte ne zamandır dışarı çıkmamışız. Çoğunlukla Vehbi bizi ekmiş. Kerata. O gün de Vehbi'nin isteğiydi zaten dışarda yemek. Neyse işte karda biraz yürüdük, birkaç biçimsiz fotoğraf çektik falan, güzeldi.
Yarıyıl tatilinde Denizli'ye gitmek istiyorum. Aslında herkes istiyor gibi. Sanırım gideceğiz de. Yalnız annem biraz çekiniyor gibi. E hakkı da var, sekiz dokuz saatlik yol. Yoruluyor tabi. Umarım bu yaz ehliyet alırım da annemle paylaşırız artık yolu.
Köye gitmek istiyorum. Hem annanemi özledim hem de oraları. Muhtemelen bir hafta on gün yeter benim Denizli'ye olan özlemimi gidermeye. Bunu çok yaşıyorum. Her ne kadar Çankırı küçücük bir şehir olsa bile bazen şehirden felaket sıkılıyorum. Köye gitmek istiyorum. En nihayetin köylü sayılırım ben diye düşünüyorum, şehir bana yabancı. Gel gör ki köyde de öyle asıl yuvamdaymışım gibi hissetmiyorum hatta en fazla iki haftada sıkılıyorum. Eve gitsek diye gün saymaya başlıyorum. Hem şehre hem köye yabancıyım anlayacağın, bir çözümü de yok bunun. İnsan bir orda bir burda yaşayarak büyüyünce böyle oluyor demek. Nere gitse yabancı. "Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde." dediği gibi Kemalettin Kamu'nun. Pes doğrusu, bu kadar iyi anlatılabilirdi. Gerçi bu durumdan pek bir yaralı değilim açıkçası. Ne fark eder sanki. Ailem benim yanımda olduktan sonra.
Bu hafta perşembe yıllık için fotoğraf çekimleri varmış bizim okulun. Hevesli değilim desem yalan olur. Son zamanlarda biraz tipsiz de olsam fotoğraf çektirmek eğlenceli olabilir. Yani umarım olur. Bir ara Aurora gibi yüzüme kırmızı çizgiler çizmeyi düşündüm. Hatta düşünmekle kalmayıp denedim. Akrilik boyayla. Hoşuma da gitti aslında. Ama biraz, biraz fazla absürt olacaktı. Annemle babam da epey gülünce caydım. Ama hâlâ güzel olduğu fikrimin arkasındayım. Sadece mezuniyet konseptine uygun olmadığını kabul ediyorum. Hazır Aurora'dan bahsetmişken şarkı tavsiyesi vermeden geçmek olmaz. Buraya da şunu bırakıvereyim.
you cannot eat money, oh no
when the last tree has fallen
and the rivers are poisoned
you cannot eat money, oh no
Şu günlerde fena halde iyi bir dizi çekiyor canım. En son oturup da ne var ne yok diye baktığımda üç dizi çıkarmıştım izleyelim bunları diye. Üstünden biraz vakit geçti, şimdi tekrar bir gözden geçirsem biraz uzayabilir liste. Bu yüzden geçirmeyeceğim. Vagabond, Hotel del Luna ve At Eighteen. Bu diziyi izlerken Neval bize katılamayacağını söyledi. Ve Hotel del Luna'yı o da izlemek istediği için Nevalle birlikte izleyeceğimiz bir başka zamana erteledik. Annemle babam da şu olsun deyivermediği için seçmek yine bana kaldı. Gerçi içlerinden biri tarihi dizi olsaydı annem onu seçebilirdi ama değil. Ben de Vagabond'u seçtim. Son zamanlarda dünya beni çok kızdırıyor ve biraz kırıp dökmeli bir şeyler izlemek istiyorum sanırım. Ve Vagabond gerek konusu gerek fragmanlarıyla biraz K2'yu hatırlattı. İyi bir yapımcılığı varmış gibi geliyor ve K2'ya benzettiğim için ve iyi oyuncuları olduğu için de beklentim biraz yüksek. Her ne kadar aksiyon oyunculuğunda Ji Chang Wook kadar iyi olmasını bekleyemesem de Lee Seung Gi'nin de iyi bir oyuncu olduğu bir gerçek. Kaldı ki baş rollerden bir diğeri Bae Suzy. Tabi oyuncular ne kadar iyi olursa olsun iş yine yapımcılıkta yani yönetmende bitiyor. Bunun en bariz örneğini About Time'da gördüm. Lee Sung Kyung kadar iyi bir oyuncuyla ve hiç de fena olmayan bir konuyla nasıl bu kadar saman tadında bir şey çıkardılar anlayabilmiş değilim. Zaten birkaç bölüm izledikten sonra daha fazla devam edemedik. Aynı Lee Sung Kyung ve çok daha basit bir konuyla, şimdiye kadar izlediğim sayısız (muhtemelen sayılı, ama büyük sayılı) dizi arasında ilklere yerleştirdiğim Weightlifting Fairy Kim Bok Joo'nun çekilebildiğini aklım almıyor. Kıssadan hisse, iş yapımcılıkta bitiyor.
Ne zaman başlarız tam bilmiyorum ama Vagabond'u izleyeceğiz kısacası.
Bu arada temel çeviri grubunun tüm derslerini bitirdim ve ileri çeviri grubunun derslerine başladım. Üç yüz cümlelik bir revizyonla başladık. Çevirip duruyoruz işte. Hoşuma gitmediğini söyleyemem tabi, bence bayağı eğlenceli. Sonrasında paragraf çevireceğiz sanırım. Ayrıca soru ve deneme grubu da dün ilk dersi yaptı. Daha izlemedim ama. İleri çeviri grubunda birikmiş beş kadar dersim var. Önce onları bitirip sonra mı diğer gruba başlasam yoksa ikisini de aynı anda yürütmeye çalışıp mala mı dönsem karar veremedim. Çok da fark etmez aslında nasıl olsa ikisini de bitireceğim bir şekilde.
Dünya, tarih, coğrafya, insan, ideoloji, yaşam, zulüm gibi korkunç derin konuları kafam zaten hiç almıyor ve zorladıkça da acıyor. Düşündükçe, gördükçe ve anlamaya çalıştıkça şöyle en okkalısından küfretmek istiyorum topuna. Elim varsa sövgü dolu bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Hikaye roman ne olursa. Cemil Meriç'in Jurnal'de dediği gibi;
"İçimden alev gibi kelimeler yükseldi. Ve yanan bir kömürü çiğner gibi dişlerimi sıktım."
Hıdır Amangeldi'nin Gören Kim Görünen Kim'ini okuyorum. Öyle gülünç ki. Öyle gülünç ki yaşananlar, tarih ve her şey; insanın ağlayası geliyor. Bize de ağlanacak halimize gülmek, gülünecek halimize ağlamak kalıyor.
'cause just like the seed
everything wants to live
Dün kar yağdı. Üstelik tuttu da. Çok güzel bir şey gerçekten. Her yer bembeyaz. Nevalle Vehbi bugün tatil olsun diye epey umutlandılar ama olmadı. En son Vehbi kahvaltıda gözyaşı döküyordu. Zavallım, bir şey olsa da okula gitmesem diye karın ağrısı çekenlerden. Şu ansa yerlerde zaten kar yok, çatıdakiler bile erimekte. Yine de yağmış olması çok güzel. Akşam annem, babam, Neval ve ben karda yürümek için aşağı indik. Vehbi zaten arkadaşlarıyla inmişti. O çocuk bizden hep ayrı oluyor böyle. Geçen hafta sonu muydu, birlikte yemek yemeye gittik. Fark ettik ki bütün aile birlikte ne zamandır dışarı çıkmamışız. Çoğunlukla Vehbi bizi ekmiş. Kerata. O gün de Vehbi'nin isteğiydi zaten dışarda yemek. Neyse işte karda biraz yürüdük, birkaç biçimsiz fotoğraf çektik falan, güzeldi.
Yarıyıl tatilinde Denizli'ye gitmek istiyorum. Aslında herkes istiyor gibi. Sanırım gideceğiz de. Yalnız annem biraz çekiniyor gibi. E hakkı da var, sekiz dokuz saatlik yol. Yoruluyor tabi. Umarım bu yaz ehliyet alırım da annemle paylaşırız artık yolu.
Köye gitmek istiyorum. Hem annanemi özledim hem de oraları. Muhtemelen bir hafta on gün yeter benim Denizli'ye olan özlemimi gidermeye. Bunu çok yaşıyorum. Her ne kadar Çankırı küçücük bir şehir olsa bile bazen şehirden felaket sıkılıyorum. Köye gitmek istiyorum. En nihayetin köylü sayılırım ben diye düşünüyorum, şehir bana yabancı. Gel gör ki köyde de öyle asıl yuvamdaymışım gibi hissetmiyorum hatta en fazla iki haftada sıkılıyorum. Eve gitsek diye gün saymaya başlıyorum. Hem şehre hem köye yabancıyım anlayacağın, bir çözümü de yok bunun. İnsan bir orda bir burda yaşayarak büyüyünce böyle oluyor demek. Nere gitse yabancı. "Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde." dediği gibi Kemalettin Kamu'nun. Pes doğrusu, bu kadar iyi anlatılabilirdi. Gerçi bu durumdan pek bir yaralı değilim açıkçası. Ne fark eder sanki. Ailem benim yanımda olduktan sonra.
Bu hafta perşembe yıllık için fotoğraf çekimleri varmış bizim okulun. Hevesli değilim desem yalan olur. Son zamanlarda biraz tipsiz de olsam fotoğraf çektirmek eğlenceli olabilir. Yani umarım olur. Bir ara Aurora gibi yüzüme kırmızı çizgiler çizmeyi düşündüm. Hatta düşünmekle kalmayıp denedim. Akrilik boyayla. Hoşuma da gitti aslında. Ama biraz, biraz fazla absürt olacaktı. Annemle babam da epey gülünce caydım. Ama hâlâ güzel olduğu fikrimin arkasındayım. Sadece mezuniyet konseptine uygun olmadığını kabul ediyorum. Hazır Aurora'dan bahsetmişken şarkı tavsiyesi vermeden geçmek olmaz. Buraya da şunu bırakıvereyim.
you cannot eat money, oh no
when the last tree has fallen
and the rivers are poisoned
you cannot eat money, oh no
Şu günlerde fena halde iyi bir dizi çekiyor canım. En son oturup da ne var ne yok diye baktığımda üç dizi çıkarmıştım izleyelim bunları diye. Üstünden biraz vakit geçti, şimdi tekrar bir gözden geçirsem biraz uzayabilir liste. Bu yüzden geçirmeyeceğim. Vagabond, Hotel del Luna ve At Eighteen. Bu diziyi izlerken Neval bize katılamayacağını söyledi. Ve Hotel del Luna'yı o da izlemek istediği için Nevalle birlikte izleyeceğimiz bir başka zamana erteledik. Annemle babam da şu olsun deyivermediği için seçmek yine bana kaldı. Gerçi içlerinden biri tarihi dizi olsaydı annem onu seçebilirdi ama değil. Ben de Vagabond'u seçtim. Son zamanlarda dünya beni çok kızdırıyor ve biraz kırıp dökmeli bir şeyler izlemek istiyorum sanırım. Ve Vagabond gerek konusu gerek fragmanlarıyla biraz K2'yu hatırlattı. İyi bir yapımcılığı varmış gibi geliyor ve K2'ya benzettiğim için ve iyi oyuncuları olduğu için de beklentim biraz yüksek. Her ne kadar aksiyon oyunculuğunda Ji Chang Wook kadar iyi olmasını bekleyemesem de Lee Seung Gi'nin de iyi bir oyuncu olduğu bir gerçek. Kaldı ki baş rollerden bir diğeri Bae Suzy. Tabi oyuncular ne kadar iyi olursa olsun iş yine yapımcılıkta yani yönetmende bitiyor. Bunun en bariz örneğini About Time'da gördüm. Lee Sung Kyung kadar iyi bir oyuncuyla ve hiç de fena olmayan bir konuyla nasıl bu kadar saman tadında bir şey çıkardılar anlayabilmiş değilim. Zaten birkaç bölüm izledikten sonra daha fazla devam edemedik. Aynı Lee Sung Kyung ve çok daha basit bir konuyla, şimdiye kadar izlediğim sayısız (muhtemelen sayılı, ama büyük sayılı) dizi arasında ilklere yerleştirdiğim Weightlifting Fairy Kim Bok Joo'nun çekilebildiğini aklım almıyor. Kıssadan hisse, iş yapımcılıkta bitiyor.
Ne zaman başlarız tam bilmiyorum ama Vagabond'u izleyeceğiz kısacası.
Bu arada temel çeviri grubunun tüm derslerini bitirdim ve ileri çeviri grubunun derslerine başladım. Üç yüz cümlelik bir revizyonla başladık. Çevirip duruyoruz işte. Hoşuma gitmediğini söyleyemem tabi, bence bayağı eğlenceli. Sonrasında paragraf çevireceğiz sanırım. Ayrıca soru ve deneme grubu da dün ilk dersi yaptı. Daha izlemedim ama. İleri çeviri grubunda birikmiş beş kadar dersim var. Önce onları bitirip sonra mı diğer gruba başlasam yoksa ikisini de aynı anda yürütmeye çalışıp mala mı dönsem karar veremedim. Çok da fark etmez aslında nasıl olsa ikisini de bitireceğim bir şekilde.
Dünya, tarih, coğrafya, insan, ideoloji, yaşam, zulüm gibi korkunç derin konuları kafam zaten hiç almıyor ve zorladıkça da acıyor. Düşündükçe, gördükçe ve anlamaya çalıştıkça şöyle en okkalısından küfretmek istiyorum topuna. Elim varsa sövgü dolu bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Hikaye roman ne olursa. Cemil Meriç'in Jurnal'de dediği gibi;
"İçimden alev gibi kelimeler yükseldi. Ve yanan bir kömürü çiğner gibi dişlerimi sıktım."
Hıdır Amangeldi'nin Gören Kim Görünen Kim'ini okuyorum. Öyle gülünç ki. Öyle gülünç ki yaşananlar, tarih ve her şey; insanın ağlayası geliyor. Bize de ağlanacak halimize gülmek, gülünecek halimize ağlamak kalıyor.
'cause just like the seed
everything wants to live
Yorumlar
Yorum Gönder